Eserin Adı: Son Kuşlar
Eserin Yazarı: Sait Faik Abasıyanık
Kitabın Özeti:
Sait Faik ‘in yazmış olduğu bu öyküde, yazar İstanbul’da Büyük Ada da oturuyordur Orada genellikle günlerini gezip, tembellik yapıyordur Kır kahvesinde kahve yapmayı bile tam olarak bilmeyen kahveciye zaman zaman gidiyordur Çünkü sonbahar aylarında özellikle Ada’da oradan başka pek bir şey yoktur Bir de onun en sevdiği şey, Büyük Ada’ya gelen kuşlardır Fakat son iki yıldır gelmemelerine üzülmektedir
Aslında kuşların gelememelerinin sebebini bir gün öğrenmiştir Özellikle sonbahara doğru birtakım insanların ellerinde kafesler ile gelen kuşları yakalayıp, onları yemektedir Yazar, bir avuç bile olmayan etleri için bu güzel hayvanları nasıl öldürdüklerine şaşmaktadır Özellikle bu işlerin başında Kostantin isminde bir zahire tüccarı vardır Bu tüccar, çocukları ayarlayıp, kuşları yakalıyordur Bu insanlar, kafeslere ökseleri bağlarlar Bu çığırtkan kuşun yardımına en içten duygular ile dostluk için gelen diğer kuşlar, yardım etmeye gelirken tuzağa yakalanırlar
Yazarın çok sevdiği kuşlar, sonbahar mevsiminin getirdiği güzellikler, deniz, güneş ve meyveler gibi… ona edebiyat, şiir, resim, musiki gibi duygular veriyordur Ve yazar bu kuş seslerine hala hasrettir Bu gidişle gelen kuşların son kuşlar olduğunu düşünen yazar, kuşların neslinin tükeneceğine inanmaktadır Bir de devletin ve belediyelerin bu tür işlere ilgilenmediği, insanların küçücük çıkarları için doğaya verdikleri büyük zarara karşı haksızlık yaptığını düşünmektedir
Yazar, bu hikayesinde doğanın git gide yok olduğundan, yakınmaktadır Ve ileriki nesillerin ne bu son kuşları ne de doğanın yeşil güzelliğini göremeyeceğini bizlere kavratmak istemiştir
Eserde, bu hikayeye benzer olarak çeşitli hikayeler bulunmaktadır
Tarih boyunca üç ana unsur dünyayı yönetmiştir. Bunlar bazen tek başlarına, bazen birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak hep tarih sahnesinde yer almışlardır. İç huzurun mimarı ve geleceğin planlayıcısı din, tarih boyunca her devirde değişik modeller halinde sahnede olmuştur. Önceleri yaşamı sürdürmek için avcılık vardı. Sonra kendini korumak, yakın ve uzak çevrede hakimiyet sağlamak için güç (ordu) kullanılmıştır. Nihayet, sahip olma içgüdüsünün vazgeçilmez unsuru ticaret (tacirler) gücün kullanılamayacağı yerlerde varlıklarını hissettirmişlerdir.
İnsanlar, dünya üzerinde varlıklarını hissettirmeye başlamaları ile beraber düşünce gücü ile farklılıklarını belli etmişlerdir. İnsanların gelişmesini sağlayan en önemli unsur, edindikleri tecrübeleri bir sonraki nesillere aktarabilme meziyetleridir. İnsanları diğer canlılardan ayırıp düşünce ve yaratıcılık özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan gücü edindikleri tecrübe ve bilgi birikimlerini gelecek nesillere aktarabilmesidir. Böylece, insanlar geçen iki milyon yıllık tarihleri içinde yaşamlarını geleceğe taşımayı öğrendiler. İnsanoğlunun yaşam süresi arttıkça edindiği tecrübeler fazlalaşmış ve aktarılacak bilgiler çoğalmıştır. Yaşam süresinin uzaması insanları günü birlik yaşamdan kopararak geleceğe dönük yatırım yapmağa yöneltmiştir. İleriye dönük yatırım beraberinde üretimi getirmiştir. Üretimin artması ticaretin ilkel hali olan takası yaratmıştır. Takasla çelişmeğe başlayan sahip olma duygusu, (güç)ün yardımıyla sahip olunan mallar arasına insanın da girmesine neden olmuş ve kölelik doğmuştur.
Hayvancılık insanın ana besin kaynağı iken şuurlu bitkisel üretime geçilmesi, insanı göçebelikten toprağa bağlı yaşamaya yöneltmiş ve toplulukların doğmasına yol açmıştır. Sabit yaşamaya başlayan insan sahip olmaya çalıştığı varlıklarını korumak için güçlü olmak zorunda kalmıştır. Artık güç, tarih içindeki yerini almıştır. Gücün kullanılması özgürlük fikrini doğurmuştur.
Günümüzden tahminen 5000 yıl önce yazının bulunması ile tarih tamamen yön değiştirmiştir. Artık birikimler, nesilden nesile eksiksiz aktarılmaktadır. M.Ö.1364’de Mısır’da tek tanrı fikrinin doğduğu görülmektedir. M.Ö.1290 da Hitit’lerle beraber imparatorluk fikri yayılmaya başlamaktadır. Artık tarih sahnesinde daha fazla güç (kuvvetli ordu), daha çok kölelik ve daha geniş topraklar fikrinin hakimiyeti başlamıştır.
Büyük göç dünyada kültür paylaşımının başlamasına neden olmuştur. Göçlerle gelenler yeni yaşam bölgeleri yaratırken, beraberlerinde getirdikleri fikir ve kültürü diğer toplumlarla paylaşmaya başlamışlardır. Bu paylaşım takas şeklindeki alışverişten ticarete dönüşürken taşımacılık önem kazanmış; yol, liman ve konaklama gereksinimleri ortaya çıkmıştır. Açık birer hedef olan liman, yol ve diğer unsurların korunması mevcut gücün daha da organize edilerek kuvvetlendirilmesini gerektirmiştir. Güç artık dünya eksenindeki yerini almaktadır. Zira mal varlığı ve zenginliğin korunması ona bağlıdır.